
Modern Zamanlara Direnen Zanaat
KALAYCILIK
Yazı ve fotoğraf: Pınar YAVUZ
Bakırın sessiz nağmelerinden süzülen suskunluğunu dinlemek yerine kalayın ışıltısına gark olmuş hallerini seyre dalmayı yeğledim. Sizleri de bu ışıltının son temsilcilerinden biriyle, Mehmet Usta ile tanıştırmayı istedim.
Mevlâna, Konya çarşısında dolaşırken, bir kuyumcu dükkânından gelen çekiç sesleri öyle bir ritim ve ahenkle altınlar üzerinde raksetmektedir ki, Mevlâna aruzun "remel" veznindeki bu seslerden etkilenerek çarşının ortasında "sema" yapmaya başlar.
Çocukluğumda, Erzincan'ın bakırcılar çarşısından geçerken işittiğim çekiç sesleri bu hoş hadiseyi hatırlatırdı bana. Bakıra, onların tarihi değerlerine, akla hayale gelmeyecek çeşitte bakır kaplara ve süs eşyalarına, Türk mutfağındaki yemeklere kattığı lezzete ve tabiî ki bu lezzetin gerçekleşmesindeki kalay işlemine bundan dolayıdır merakım belki de.
Şimdi ikamet ettiğim İzmit'in sokaklarını arşınladığımda o nağmenin beni gelip bulmasını ve Mevlâna gibi içimde sema eden geçmişin izlerini bulma arzusunu soludum. Lakin İzmit artık sadece iki kalaycıyı barındırıyordu bağrında ve ancak orada yükselebilirdi çekicin hoş nağmeleri.
Bu arayışımda, kalaycı ustası Mehmet Usta'nın dükkânın kapısında buldum kendimi. Bakıra şekil verilmiyordu artık ama bakır kabın içinde pişen yemeklere lezzet vermesi ve sağlıklı pişmeleri için bu kapları kalaylıyordu ustamız.İki nesildir geçimini kalaycılıkla sağlayan ailenin son temsilcilerinden Mehmet Tonyalı, sanatının tarihe karışan uğraşlardan biri olmasının üzüntüsünü yaşıyor.15 yaşından beri kalaycılık yapan ve bu işte rızkını İzmit'te arayan Mehmet Usta, kalaycı dükkânlarının artık sadece evlerinde şark köşesi hazırlayanların, televizyoncuların, gazetecilerin ve turistlerin ilgisini çektiğini söylüyor.
Teknolojinin gelişmesi ve fabrikasyon ürünlerin gündelik hayatımıza girmesi ile mutfaklardan uzaklaştırılan bakır eşyalar, artık meraklıları tarafından dekoratif amaçlı kullanılıyor. Sayısı çok az da olsa, tabii lezzetli yemek pişirmek isteyenler, sağlığını düşünenler, bakırdan vazgeçmiyor.
Mehmet Usta'nın da dediği üzere "Bakır kapta pişen yemek lezzetli oluyor".
"Dünya mutfağı bakırı keşfetti. Çünkü lezzet var, sağlık var bakır kapta pişen yemekte. Bakır kap her kalaylanmasında yeniler kendini. Ateşi ve kalayı gören kapta mikrop da olmaz. Mutfaklardan bakır kalktı, hastalıklar da daha çok arttı" diyor usta.
Kömür ateşi karşısında döktüğü alın teri yıldırmıyor ustayı. Körüğe daha gayretli basıyor, yanan ateşin korunu daha da alevlendiriyor. Koyun derisinden yapılmış körüğün ve yanan ateşin sesi, tavan arasındaki kalaycının alın teri, kaybolmaya yüz tutmuş bir mesleğin varlığını solumamızı sağlıyor.
"Bu işe Trabzon'da başladım ve İzmit'te kalaycı ihtiyacı vardı geldim" diyor Mehmet Usta ve bir yandan da kalaylama işlemini anlatıyor.
Bakır kapları önce suyla ardından da kumla temizlediğini belirten Tonyalı, kum dökme işleminin ardından bu eşyaları nişadır ve kalayla birlikte kömür ateşinde kalayladığını, devamlı kullanılan bir bakır kabın zehirlenmeye yol açmaması için en azından yılda bir defa kalaylanması gerektiğini söylüyor.
Ateşe sürdüğü bakır kabın "tav"ının gelmesini bekliyor usta. Tav: işlenecek bir nesnede bulunması gereken ısının, nemin yeterli olması durumudur. Tavı gelen kaba nişadır serpilir. Nişadırın ateşin kızdırdığı kapla buluştuğu an, buhurdan edasıyla bir bulut oluşuyor üzerinde. Ardından kalay yetişiyor, ateşi görmüş kabın üzerinde usulca yeteri kadar dolanıyor. Kolalı pamukla da kaba kalay yedirilerek siliniyor.
"Çırak yetiştirecek misiniz?" sorumuza; "Çıraklık öldü, yeni nesil öğrenmek ister ama büyüklerimiz sadece fabrika peşinde, esnafı düşünmüyorlar ki" diyor ve ekliyor, "Bize geçmişimizi hatırlatacak, 30–40 sene evveline gitmek için bakırcılık ve kalaycılık olmalı, yaşatılmalı. Bakır bir semaverde içtiğimiz çayın, bakır bir mangalın ateşi üzerinde yine bakır bir cezvede pişen kahvenin, bakır bir sahanda pişen yemeğin tadını anımsamak için hayal mi kurmalı? Yoksa bakırcılığı ve kalaycılığı yaşatıp, bu lezzetleri sağlıklı bir şekilde tatmalı mı?".
100–150 yıllık semaverlerin, Osmanlı motifleri taşıyan kildanların, Anadolu'nun pek çok yerinde pekmez, şıra ya da bulgur pişirmek için kullanılan devasa bakır kazanların, bakraçların, güğümlerin, sahanların arasında geçmişin özlemini soluduk.
Osmanlı'nın birçok kültürü ve dini bir arada barındırdığı Anadolu topraklarında Ermeni bakır ustalarının da izlerini görebiliyoruz bakır kaplarda. Kınalıklar, siniler, kandiller, kepçeler, aklınıza gelemeyecek farklılıkta kaplar harika motiflerle bezenmiş ve üzerlerindeki 1800'lü tarihleri görmek heyecan verici oluyor bizler için.
İşlemelerin her biri tarihimizin birer yansıması olarak bizi büyülerken fotoğraf makinemin deklanşörüne peş peşe basmaya başladım.

Trabzonlu, üç çocuk sahibi Tonyalı on beş yaşından bu yana yaptığı mesleğini çocuklarına seçtirmemiş. Artık rağbet görmeyen bakırcılık ve kalaycılık işinden kazanılan gelirin cüzi rakamlar olduğunu dile getirerek "Bu zamanda, bu para ile ev geçindirilmez, çocuk yetiştirilmez" diyor usta.
Anadolu'nun dört bir yanında demircilik, kalaycılık, bakır işlemeciliği ve daha nice zanaatlar yaşam savaşı veriyor. Eskiden çarşı sokaklarında çekiç, örs ve körük sesleri nağmeleri yankılanırken, şimdi sadece ayak sesleri işitiliyor.
Konya sokaklarında çekiç sesinin Mevlana'ya verdiği ilham nasıl "sema" ya dönüşmüşse, Kocaeli'de de Anadolu'ya has bu zanaâtın bakır ve kalay ustalarının varlıkları da lezzetli yemeklerin yanı sıra harika motiflerin varlığını koruduğu eserler ortaya koyuyor.